can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.
Başta istemiyorum diye artislik yapmak, assos a gitmemek, gece gece dellenip yola koyulmak, kendini bi anda assos’ta bulmak, kampta yatacak yerin kalmaması, iskelede Fatih ile yatmak zorunda kalmak.
Sabahın dördünde kızın birinin havlusunu sormak için uyandırması, uykulu gözlerle kıza boş boş bakmak, kızın özür dileyip gitmesi. Sonra arkadaşının gelip havluyu sorması, bu sırada havludan vazgeçip Fatih’i gözüne kestirmesi, bir anda yanımıza yatması, Fatih’i öpmesi. Adlarımızı sorunca Fatih’in beni Selim ismiyle tanıtması. Selim ismini ikidebir unutup, kız ismimi her söylediğinde ona boş gözlerle bakmak, kızın Fatih’in orada çalıştığını öğrenip ona orospu cocuğu demesi, onaylanmak için bana bakması, sonra tekrar Fatih’i öpmesi. Kızın üstümüze yatması, beş dakika sonra kalkıp gitmesi.
Gece gece rüya gördüğünü sanmak, hayvanlar gibi gülmek, uykunun yarım kalması.
Assos’tan sevgilerle,
Selim.
the soft hills‘ten geliyor, hills like a white elephants. pek leziz, günün keyifsizliğini aldı hafiften.
bazen her şey elden kayıyormuş, bazen yapacak hiçbir şey yokmuş gibi. ne garip.
—
M.T.“bak” dedim. canım eğlenmek ve karşımdakini eğlendirmek istiyordu. “bir uçurumun kenarında gözlerin kapalı olsa ve bir sonraki adımın olmadığını, sonrasının boşluk olduğunu bilsen. bana güvenip, o adımı atar mıydın?”
yok artık. romantikliğin bokunu çıkardın arkadaşım. boş bıraktık mı, kendini kaybediyorsun. bir anlatıcı olarak benim de sorumluluklarım var, okuyuculara karşı. (o da neyse artık. okuyucu naber bu arada?)
karşımdakinin beni sevdiğini biliyor, yine de bunu duymanın binbir yolunu arıyordum. bu akşam ki oyunum ise buydu. “benimle konuşmaya başlamak için üç sorumu cevaplamalısın”. karşımdaki “peki” dedi. muhtemelen içinden, “bugün de başımıza bunu çıkardı” diye ekledi.

uçurum sorusu ikinci soruydu ve gidişatı belli edecekti. benzer şeyler hayatımızda da vardı ya hani. misal kadıköy’de, dakikalar ellibeşi gösterirken, altı pasın içinde top selçuğun önüne gelir. biliriz ki selçuk kazma, ayarsız. o topu kale arkasındaki bir çocuğa nişanlaması büyük ihtimal. bunu hepimiz biliriz. ama içten içe, “gol olur mu lan bu?” diye düşünmekten kendimizi alıkoyamayız. işte tam o anda kadıköydeydik sanki. dakikalar ellibeşi gösteriyordu. top altı pas’a iniyor, “şutu takar mı doksana?” diyordum içinden. ve,
“atmam adımımı ya” dedi karşımdaki, “senin gözlerin bozuk. belki de gerçekten boşluktur”. bu sırada kale arkasındaki bir çocuğun kafasını yarmıştı bile selçuk.
hayır böyle yarrak gibi soruna ne cevap vermesini bekliyordun ki? “evet bebişim, atarım adımımı, atlarım. sana da tutunurum sıkı sıkı”. bunu mu bekliyordun? dostum sen hakikaten kafayı yemişsin. tutunsun sanada, gör ebenin diş tellerini. ayrıca selçuğa ne laf atıyorsun koçum? geçen sene gassaray maçında kim yazdı lan? kim yazdı?
önemsemedim. duygusal enkazdı. histerik, nevrotik, oldukça da erotikti. kızamadım. sevdiğini söylerken, dişini koluma geçiriyor. bensiz olamayacağını söylerken, suratıma “nah”* çekiyordu. engelli bebeği gördüğünde ağlıyor, ayı grylls fil bokunun suyunu içerken, kahkalarlar atıyordu. “yahu bana güvenmiyorsan yanımda ne işin var?” dedim. “ne alakası var, sana güvenirim ama bunu beni uçurumdan atmak için kullanma olur mu?” dedi. kalakaldım. “bacım” dedim, “güven dediğine şart koşulmaz”.
tamam. sana bir tek burada hak verebilirim, gerçekten ruh hastası bir kişiliğe sahip karşındaki.
“ya” dedi. “kem” dedi. “küm” dedi. “ben” dedi. “senle çok mutluyum, sensiz olamam” dedi. şlak* sesi geldi. aslında ifade etmek istediğinin bu olmadığına inandırmaya çalıştı. yer miydim anacım? yemedim. bizim de kendi çapımızda bir kaç ruh hastası tanımışlığız vardı. misalen kendimiz. onu görüp, amper metrem takla attığında söylemiştim durumu, “bu olaylar dengesizlikten ibaret” diye. bunu zaten biliyor olmalıydı. içimden konuşmayı kestim.
“ben” dedim. “bekliyordum ki” dedim. “hani biz bolivyadaydık” dedim. “ne bolivyası?” dedi.
cevap veremedim önce, sustum. sonra yarım yamalak ağzımdan döküldü kelimeler. “eski zamanlarda gibi olmalıydı, hani beni sevdiğin zamanlardaki gibi”. şaşırdı, biraz da üzüldü. fakat fazla sessizdi, sanki fırtına gelecekti. ki yanılmadım da, “seni sevdiğimi biliyorsun” diye başladı.
hah gördün mü sevdiğini söyledi tekrar kızcağız. daha naapsın lan?
tatil beldelerindeki pancar motorlarına bağladı bir anda. pata pata konuşuyordu. “beni tavlamaya çalıştığın zamanlarda” dedi, “ilginin odağıydım. şımartılıyordum. her buluşmada yeni bir kasımpatı olurdu elinde.”
dostum yarrağı yedin. bu muhabbeti açıp da, sağ çıkabilmiş kaç erkek var ki?
“sen” dedi. “çok değiştin” dedi, “artık bana hikayeler bile yazmaz oldun”. sustum. böyle haklıymış gibi baktım. o hala tinkerbell’di. bunun değiştiğini hissediyordu belki. ama işin aslı, ben onunla yaşamaya o kadar alışmıştım ki, artık herhangi bir hayale, bir kurguya tahammülüm kalmamıştı. mümkün olan her saniyede onunla olmak isterken, onun hayalini bir şeylere yazmak anlamsız geliyordu. mevzuyu uzatmiyim diye düşündüm. “neyse” dedim, “boşver”.
anaaa yazık lan! üzüldüm bak sana şimdi.
“son soruyu sorayım ben sana, hangi parçamı almak istersin vücudumdan? bak gerdan’ım çok iyidir abla” dedim. birden gülüp, koluma sıkıca sarıldı.