can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.
Kadife pantolonunun paçalarını siyah çorabına doğru sokuşturmuş, ayağında kahverengi lastik pabuçlarıyla çamur deryasının içinde koşuşturuyordu, ona benzeyen bir avuç çocuk ile. Aya göndermeye çalıştıkları topun üstündeki parçalar dökülmüş, dikişleri açılmıştı. Şambreli dışa bir baloncuk verip, her vuruşta alakasız bir yere gitmeye karar veriyordu. Yine de aldırmayıp, inatla düzgün vuruşlar yapmaya çalışsalar da, bu mümkün olmuyordu. Köyün kızları envai çeşit çiçek motifiyle süslenmiş şalvarları, yeşil pullardan oluşan entarileriyle yalağın kenarına oturup, sahada olup bitene anlam vermeye çalışarak maçı izliyorlardı. Üzerlerindeki yeşil pullar sahte bir şölen havası yaratmıyormuş gibi, ellerindeki kim bilir hangi nişandan kalmış, artık rengi koyu sarıya dönmüş kınaları ve tamamlayıcı unsur olarak taktıkları imitasyon bilezikleriyle, sanki “Peketçi’nin Harmanı”nda değil başka bir yerdelerdi. Arada mandalar sahaya girip, yalaktan su içmeye yeltendiklerinde mandaları kovalayan onlar değillermiş gibi davranıyorlardı. Ayağındaki topla ilerlerken, harmandaki irili ufaklı tümseklerle savaşıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, rakip kalenin çaprazında duran büyük söğüt ağacı karşısına dikiliyordu. Tümsekleri, yalağı ve söğüt ağacı olsa da, köyün en düz arazisi burasıydı. Futboldan çok anlamıyordu ama bir önemi de yoktu. Zaten bu sahada bu topla olmazdı, olamazdı.
Maç yeterince rezildi, buna rağmen ağaç ile verkaç yapmaya çalışıp, başaramayarak, durumu daha da rezilleştiriyorlardı. Altıda devre oluyor ve on ikide hayali bitiş düdüğü çalıyordu. Gol atmak için yırtınmayı akıllarından geçirmeyen bünyeler, çeşmeye koşarken Arap atı kıvamına geliyorlardı, yaldır yaldır. Sıra sıra taşlarının artık bütünleştiği, tam ortasında kesik uçlu iki borudan çıkan sulara yumuluyor, mandalara ise yalak izni çıkıyordu. Çeşmenin üzeri yosunlaşmış, yeşilleşmişti. Belki etrafın yeşiline bürünmeye çalışıyordu, sol köşesine çakılmış yeşil plakadaki beyaz “hayrat” harfleriyle. Başarmıştı belki de, sırf bu sebepten olsa bile. Yeşil buranın tarifiydi. Yollar, taşlar, evler, gözler, sevdalar, yoluna çıkan garip sesli kazlar, okulun kara tahtaları, yaşlı Pire Memed amcanın bacağı, camiinin içindekiler, eski zamandan kalma sütun başları, dedelerin soyadı. Hepsi ve her şey yeşildi. Hatta güneş bile, her ne kadar sarı bakarak kandırmaya çalışsa da.
Evine doğru yollanırken, yolun kenarındaki evlerden birinden çıkan seslere kulak kabartıyordu. Ama Rasim, ”Kiremitte buz musun Naciye’m? Akşam yanına gelicem. Evde yal-ı-nız mısın Naciye’m?” sorularını Naciye’sine iletiyor, “halvetlik olalım anam” bakışlarının yanında, iki parmağında uçurduğu kemanıyla köçeklerin zillerini kırdırıyordu. Mangaldaki etin cızırtısı, rakı bardaklarının birbirine vurmasıyla çıkan tınlamalar, kasetçalardan yükselen Ama Rasim’in sesine karışıyordu. Sessizliği bozan bu sesleri kulağına meze edip, köyün çıkışına doğru ilerliyordu. Yokuşun başındaki metruk evlerin önüne geldiğinde, köyün diğer çocuklarının her gün anlattığı korku hikayelerini aklından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bir nevi testti bu. “Eğer korkuyorsan, buralara ait değilsindir” demek istiyorlardı. Çünkü burası iyi saatte olsunların, gece çıplak gözle görülebilen ters şekilde yanan mumların, mezarların üstündeki ağaçların kesildiğinde kan akıttığını söyleyenlerin, içinde altın tozları bulabildiğin mağaraların ve köşe başındaki dehlizlerinde bağırdığında, sesinin yankısının haftalar boyunca duyulabileceği bir yerdi. Metruk harabeleri geçerken, yerde gördüğü kağıtları alıp, incelemeye başladı. Kargacık burgacık yazıları okumaya çalışıp, Arapça’ya benzeyen Türkçe harfleri çözemeyince, kağıdı buruşturup uzağa doğru fırlattı. Her zamanki gibi kenardaki ağacın ayvasını düşürmek için zıpladı ama boyu oldukça ufaktı. Yere düştüğünde kendini ısırganların arasında bulup, geri kalan yolu yanan yerlerini kaşımaktan kızarta kızarta aldı.
Tek kanallı dönemlerin çocuğu değildi esasında, ama bu dağın başında bir geleceğe dönüş yaşanmaktaydı. Profesör, Marty ile DeLorean’a gazveredursun, buranın traktörleri otuzu geçtiğinde, tarlalarda “ölüm tehlikesi” işareti beliriyordu. Ev başına düşen televizyon ve kanal sayısı birdi, o da zar zor. Köy başına ise bir telefon düşmekteydi, “tüm köye yeter” derdi muhterem büyükler. Akşamları anne ve babasıyla beş dakika konuşabilmek için, bakkal dükkanına doğru voltasını alıyordu. Eğer telefonu kullanan olursa, beklemek zorundaydı. Çünkü gerçek müşteri öncelikliydi. O arayan değil, aranan olduğundan çoğu zaman da savsaklanandı. Nedense telefon hep o geldiğinde bozuluyor, arama yapılabildiği halde arama gelmiyordu, gelemiyordu. Galiba maharet telefonun yanında duran beyaz renkli kutudaydı. Üstündeki rakamları sadece bakkalın görebildiği, konuşma bittiğinde düğmesine basılınca, “dı-dıt” sesi çıkararak kendini sıfırlayan o kutuda. Kırmızı rakamları çalıştırtabilecek kadar mangıra sahipsen, tüm dünya telefonları sana açıktı, yanında eşantiyon gelen helal yollar ile.
Yemeğini yedikten sonra TRT’nin sıkıcı programlarından kaçıp, uyumak için vakit öldürmekten başka bir çaresi yoktu. Gel gelelim zaman denilen meret, şimdiki gibi su formuna kavuşmamıştı. O da kendini heyecansızlıklara bırakmış, yavaştan alalım diyen kızlar gibi davranıyordu. Saatin akrebi bir türlü 10’a kavuşamıyor, uyku gelmiyor, okunan kitaplar yığını köşede saçma bir şekilde duruyor ve televizyondaki teyze fazlasıyla iç bayıyordu. Eğer şansı yağver gider de, birbirine saldıran iki sinek görürse kendini şanslı sayıyordu. Vakti geldiğinde uzandığı çekyatta kesilince kanlar fışkırtan o ağacı rüyasında görmemeyi dilerken, uykuya dalmaya çalışıyordu. Odanın karanlığını sobanın kapağından gelen sarı renk bozuyor, dışarıda esen sert rüzgarlara kora dönüşmüş tahtaların cızırtı sesleri karışıp, garip bir senfoni oluşturuyordu. Gözleri hafifçe kapanıyor, rüyasında ise gene o ağacı görüyordu, oluk oluk kanlarıyla birlikte.
Kümes mahallinin şerifi, ağzını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyor, zaten uyanmaya meyilli bünyeleri yataktan zıplatıyordu. Yüzünü bile yıkamadan kümese, hasılatı kontrol etmeye gidiyor, eğer hasılat vasatsa, çok anlayacaklarmış gibi, tavukları azarlıyordu. Kahvaltıda ineğin binbir türlü muhteviyatı, çeşitli formlara girerek masaya ulaşıyordu. Fakat her sabah elleriyle topladığı yumurtalara burun kıvırıyor, yememek için yüzlerce takla atıyordu. Televizyonda çizgi film kuşağı bittiğinde ise içini bir sıkıntı kaplıyordu. Gününün en önemli ve zevkli etkinliği olan futbol maçının vakti gelene kadar, yamuk sapanıyla atış talimi yapıyor, bahçeyi beş defa suluyordu. Tüm bunlardan canı sıkılınca ise, görev mevkisine yani bahçe kapısının sol tarafındaki merdivenlerin üstünde bulunan tüneğine oturuyor ve gelen geçen tüm arabalara selam veriyordu. Sekiz yaşındaki bir çocuğa göre çevresi haliyle geniş sayılabilirdi. Tüm traktörcüler, yoldan geçen öküz arabalı hasat işçileri ve o zamanlar sayısı köyde az olan otomobil sahipleri onun arkadaşıydı. Her geçtiklerinde mutlaka kornaya basıp selam veriyorlar, hatta vakti olanlar durup onunla ve dedesiyle sohbet bile ediyorlardı. Arada anne ve babasını sorduklarında ise içinde bir burukluk oluşuyordu.
Aslında çokta bilemiyordu neden böyle hissettiğini. Evinin neresi olduğunu düşündüğündendir belki. Burası evi miydi? Yoksa İstanbul’un Üsküdar semtinde, bir hamamla aynı sokakta bulunan yer miydi? Ya da Çiçekçide bir apartmanın en üst katında bulunan o daire miydi? Bilmiyordu, bilemiyordu. Şu an yanında bulunan iki insan, ona bakıyor, besliyor ve seviyordu. Ama İstanbul’da olanlar da öyleydi. Her öğlen okuldan döndüğünde bu iki yaşlı insan vardı. Akşamları ise başka bir kadın geliyor ve onu başka bir yere götürüyordu. Hafta sonları onu gezdirip, hediyeler alıyordu. Yazları ise tekrar bu iki yaşlı insanın yanına dönüyordu. Neydi? Mesele neydi? Evi neresiydi? Annesi ile babası kimdi? Kafası çok basmıyordu. Soruların cevaplarını biliyordu sanki ama yine de bunu bir mantığa oturtamıyordu. Bu yüzden misafir gibiydi her yere, her ana. Belki de her insana. Günü gelince yaşananlar onun küçük bavuluna sığışacak, birileri giderken, birileri gelecekti. Bu yerler hiç olmayacaktı, yanacaktı sanki. Ve o bir mola yerinde, ayaklarının ucunda duran bavuluyla bekleyecekti, binmesi gereken otobüsü.
Kim bilir o mola yeri olacaktı belki de. Otobüs milletinin güzide insanları gelip, yiyip, içip, ufaktan da eğlenip, onu çok sorgulamadan gidecekti. Her otobüsün arkasından bakmayacaktı, alışacaktı. Artık bünyeye hakim olmuş pervasızlık ve serserilikle. Aradan uzunca seneler geçse de, aidiyetsizlik kafasının içinde hep bir yerlerde duracaktı. Bazen çok sahiplenmek isteyecekti birilerini, bir şeyleri. “Onun için değer” diyecekti iç hatlar. O da “Benim olsun lan bu” diyerek durumu abartacak, hatta biraz bencilleşecekti. Ama o otobüste istemediği bir istikamete doğru gitmek isteyecek, her ne kadar alışmış olsa da kafa hafifçe o tarafa doğru dönüp, sessizce gidişin güzelliğini izleyecekti. Güzelliğin gidişini izlerken yollara hasta olacak, Bolu Dağının sisli yamaçlarına takılacak ve bitmeyen viyadüklerin diplerinde kendiyle piknik yapacaktı. Güzelliğin “ben kalıyorum, giden sensin aslında” sesi kulağında çınlarken, iki ağacın arasına bir hamak kuracak, hafif bir esinti istese de, hiçbir esinti yüzü göremeyecek, buna rağmen mutluluğun hamaktan ibaret olduğuna kendini inandıracaktı. Sonra günler geçecek, rüzgarlar saklanmaya devam edecek ve sonunda hamağın ipleri oldukça eskidiği vakit, her şey kendini koyverecekti. Eliyle doğrulmaya çalıştığında sahne değişecek, kendini bir dolmuşun içinde yere düşmüş on kuruşunu almaya çalışırken bulacaktı. Çilli bir kız, elinde bavuluyla dolmuşa sığışmaya çalışırken, o sırtına hafifçe dokunacak, elinde tuttuğu iki lira on kuruşuyla “Pardon” diyecekti. “Pardon, bir Bostancı uzatır mısınız?”. Dolmuş son hızla sahile doğru ulaşacak, gözünü Adaların üstünde batan güneşten kaçırırken, kızın bavuluna takılacaktı. Belki de kızın bavulunu, kendi bavuluna benzetecekti. Kız dolmuştan indiğinde yerine o oturacak, kendi bavulunu hayali olarak ayaklarının altına yerleştirecekti. Omzuna dokunan elden dolayı irkilirken, “Bir Bostancı uzatır mısınız?” sesini duyacaktı. Bavulu puf diye kaybolacak, arkasını dönüp güzelliği görünce, bilmeden, üzerine çokta düşünmeden, “Bu sefer benim olsun lan bu” diye mırıldanacaktı. Parayı uzatıp, kafayı geri döndürmek isterken, sahne son bir kez daha değişecek, dolmuş Bostancıda durmuş, açık kapısından bir bavul görünüyor olacaktı. “Hay sikeyim.”