can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.
biliyorum ki çoğu zaman hepinizin kafasına bir sürü şey takılıyor. bir şarkı, bir filmin bir sahnesi ya da repliği, başkasının söylediği bir söz. tam olarak hangisi ya da hangileri bilememekteyim. ama umarım hiçbirinizin başına, benim başıma gelen gelmez. aslında sırf benim başıma mı geliyor? yok canım ne alakası var. mehmet k.d., elif k. gibi tanıdık şahsiyetlerin de dertleri aynı.
dur lan. girizgahı çok uzun tuttuk, buna sebebiyet veren şeyi açıklamadık. “hımfs.. hımfs..” sözü sizlere ne ifade ediyor? bir çoğunuza hiçbir şey. ama bir kısmınızın önümüzdeki üç haftasına ambargo koyduğuma yemin edebilirim.
yukarıda gördüğünüz karikatür umut sarıkaya’nın sanırım iki sene evvel çizdiği bir eser. şirket(amına koyim fbi da çalışıyoruz sanki. şirket mirket.) ortamında eldeki dergi ile yerlere yatırmıştı bizi gülmekten. “hımfs.. göt kokuyo lan!”, “ağlama melis” gibi replikleri uzunca süre hafızalarımızdan silinmedi. hatta kabul edeyim, çeliktepe gençliğinin tezahüratını dükkanda(hah bak bu daha samimi oldu) defalarca yüksek sesle söylemiş bile olabilirim. gerçi düşündüm de hiç te utanmıyorum. bugün olsa gene yaparım!
her şey bir süre sonra unutuluyor. ne bileyim seren’in aysunun şalını kıçına bağlayarak dükkanda dolaşması, gecenin köründe bostancıda bir travestinin can ile bana “işte tam aradığım yarrrrraaklarrr!” diye bağırması ya da kafam ciddi manada çok iyiyken gittiğim bir fenerbahçe maçında, karşı tribünün karışması, ortadan ikiye ayrılması ve benim bundan çok emin olamamam, rezil olmamak için murat ağabeye çaktırmadan “ağabey karşı tribün hakkaten ortadan ikiye ayrık değil mi? yoksa ben başka bir alemde miyim?” sormam gibi tramvatik olaylar hafızamda artık çok ta ön saflarda değiller.
ama ne zamanki bu karikatüre tesadüf ediyorum. ya da biri farkında olmadan “hımfs” efektini veriyor, işte o zaman benim aklım hep başka taraflara kayıyor. bunu niye anlatıyorum? tabii ki tekrar bir “hımfs” anımasaması yaşadım. saflaşma, bunu bilmek için kahin olmaya gerek yok.

sanıyorum ki geçen senenin eylül ayıydı. bir akşam vakti taksimdeki ufak çaplı işlerimi hallettikten sonra, dükkana uğrayayım dedim. hemen bir alkol organizasyonu yapıldı. ufak bir ekiple tünele doğru gidildi, yakuplardan birine oturuldu. rakılar açıldı, kadehlere doldu. ekibimize daha sonrasında yusuf katıldı. yusufla gene bu karikatürün muhabbetini yaparken, kendisi sabahları ketılı ile konuştuğundan bahsetti. yanlız yaşıyordu. sabahları kahve suyunu ısıtırken, ketıl ile dedikodu yaptığından falan bahsetti. sohbetlerinden biri de bu karikatür imiş.
açıkçası pek kıskandım ama çok çaktırmamaya çalıştım. dedikodu arkadaşı olarak ketıldan daha iyisini mi bulacak insan? bulmasına imkan yok. aklımdan “ben de yapsam ya lan” diye geçiyordu ama sonradan unutuvermişim.
siz büyük okuyucu kitlemin(9 kişi olduk lan çok acaip) bildiği üzere aileyle yaşıyorum, bir evde üç emekli şeklinde. fakat anne evde olmadı mı, her türlü yemek durumları sekteye uğruyor. cuma sabahları da annem, elli yaş üstü her kadının yaptığı gibi, takı tasarımı kursuna gidiyor. her ne kadar tasarım kelimesini onun yaptıklarıyla çok bağdaştıramasam da olsun, o da tasarımcı olsun. herneyse cuma sabah kahvaltılarını yakındaki çay ocağından yaptırılan bol yağlı tost ile geçiştirmekteyim. geçtiğimiz cuma uyandım, telefon ettikten altı dakika sonra tostum kapımdaydı. çayı da ben koyayım derken, aklıma yusufun söyledikleri geldi.
çaydanlığımıza bakarak “meraba abi” dedim, “afiyettesin işallah”. cevap gelmedi. fişini takmadığımı fark ettim. fişi taktım. bu sefer direkt mevzuya gireyim, aramızdaki bunca yıllık suskunluk bitsin, samimi bir ortam oluşsun istedim. “abi ‘hımfss.. hımfss..’ diye bir şey var sen onu biliyon mu? bilmiyosan ben sana hemen anlatayım” dedim. gene ses yok. sanırım bize konuşmayanından kakalamışlardı.
alt kısımdaki su çoktan kaynamış, üst tarafta çayı ve sıcak suyu birleştirmek gerekiyordu. içinde kimbilir kaç çeşit çay olan kavanozu aldım ve yavaşça dökmeye başladım. bu anda duyduğum ses sağolsun, ödümü bokumu karıştırmaya yetti. “yeğen. yeğeeen. otunu bol koy. otu az oldu mu keyfim kaçıyo biliyon mu. hadi elin ayarını yiyim”
bravo amınakoyim. biz kendimize derdimizi, yalnızlığımızı paylaşacak adam ararken başımıza gelene bak, allahın keşi. durduk yere torbacı da olduk. “dayı sen merak etme” dedikten sonra fişini çektim. hemen buzdolabına uzadım. çay-çay nedir yani? tostun yanına da vişne suyu içiverelim. bardağımı doldurup, vişne suyunu dolaba koyarken, “hayat bazen ne garip lan” diye mırıldandım. “hakkaten öyle lan” dedi vişne suyu. duymamazlıktan gelip, dolabın kapısını hızlıca kapattım.