automatisch

can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.

January 7, 2009 5:34 pm

ışıklar

trafik çok sıkışıktı. bindiğim dolmuşun camını açmaya çalıştım, açılmadı. biraz kanırtır gibi oldum, garip bir ses geldi. o an şoför ile göz göze gelip, hemen elimi oradan çektim. şoför, “ananı sikerim, kanırtma pezevenk” der gibi bakıyordu. haydarpaşa köprüsünün üzerinde kalkmıştık. tam beş dadikadır buradaydık ve ben buluşmama tam 30 dakika geç kalmıştım.

bir yanım, “umarım gitmemiştir, beklemiştir” derken, diğer yanım “ne gidecek lan denyo. seni seviyo oğlum o” diyordu. şoförden kapıyı açmasını rica ettim, duymadı. radyoda “acele etme, bu aşk dediğin biraz zaman alıyor” isimli şarkı çalarken, benim acele etmemem demek, ağzıma sıçılması demekti. biraz daha yüksek sesle söyledim, hatta itiraf edeyim hayvan çocuğu gibi bağırdım. şoför arkasını dönüp, “ne bağırıyosun lan dallama” dedi. ben de götüm çok yemese de, “sen ne diyorsun lan hıyarağası” dedim. “sen ne diyon?”,”ben ne diyom?”, “o ne diyor?” derken, bütün kişi zamirlerinde bu soruları sorduktan sonra, “hadi lan git işine” diyerek dolmuştan indim.

velhasıl kelam, zar zor buluşma yerimize gelmiştim. beni gördü, hızlı hızlı adımlarla yanına yaklaştım. amacım hevesle geliyorum sana mesajını vermek idi. yemedi tabi. yer mi lan, cin gibi kız. “nerede kaldın ya, 45 dakika oldu üfff!” şeklinde karşıladı. burada “üfff!” nidasına dikkatinizi çekmek istiyorum sevgili okuyucum. bu kelime aslında bir çok şey ifade ediyor. buradaki kullanımı, “gerizekalı! benim peşimde kaç kişi var, ben sana zaman ayırmışım, bi de üstüne geç geliyosun, salak mısın sen?” demekti. geçiştirmeye çalıştım ama geçmedi. o gün her cümlenin sonuna, “45 dakika geciktin, bana önem vermiyorsun” ibaresini ekleyecekti.

neyse, yürümeye başladık. altıyol da başlayan yürüme maceramız, modayı üç kez tavaf ederek devam ediyordu. göstediğim kafeleri çok beğenmiyor, biraz daha bakınalım diyordu. içimden “iyi dedim amınakoyim bakınalım”, sonra “herhalde eziyet çektirmek istiyor” diye düşündüm. fakat en sonunda göbeği pek sevemediğine ve ondan kurtulmak istediğine karar kıldım. en sonunda düzgün bir yer bulup oturduk. ona kızmıyordum aslında, ben kendime kızıyordum. harem-gebze istikametindeki tüm kahvehaneleri bilirken, tostu ikiye bölüp beş milyona satan, “hoşgeldiniz efendim” diyen ve götü boklu turuncu puf yastıklara sahip olan bu yerlerden pek haberim yoktu. halbuki gerizekalı gidip baksana, burada ayı pozisyonuna düşüyorsun. kafa yok ben de anacım, kafa yok.

garson gelip, ne içeceğimizi sordu. ben tekrar ayılığımı belli etmekte gecikmedim, “bir ellilik alayım, sen ne içersin?” dedim. o ise limonlu miller istedi. işte aramızdaki fark buydu, ben bildiğin hortumu bağla efesi akıt biracısı. o güzeller güzeli, narin limonlu miller insanı. anti parantez olarak burada garsonumuzdan bahsetmek isterim. kendisi 1.70 boylarında, alternatif görüntüsüyle dikkatimi çeken bir hanımkızımızdı. fakat konuşmaya başladıktan sonra, alternatif görüntüsü olmasa, al kahveye götür okeye dördüncü olsun. taş çalan oldu mu, saniyesinde masayı ters çevirsin. rakı masasında herkes içkiden bayılsın, o iki büyük daha içsin. böyle bir insandı. ayrıca sinirliydi, bir tane daha alır mısın dediğinde, içesim olmadığı halde “alırım” dedim. hatta korkudan baya bir içtim, en sonunda kalkmamız gerekmese sabaha kadar içerdim sanıyorum ki.

zaman geçiyor, esprilerimle onu güldürüyordum. herşey çok güzel gidiyordu, fakat buluşalı 6 dakika olmuştu ki, kardeşi arayıp dershanesinden çıktığını, isterse eve beraber dönebileceklerini söyledi. o da bunu kabul edip, 15 dakika içinde buluşabileceklerini söyledi. çok bozulmuştum, buluşmamızın 13. dakikasında hesabı istedik. ben bu sırada 4. biramı da içmiştim. hesabı ben ödedim, uzattığı parayı da almadım. “bırak ya ne gereği var” dedim, bunun anlamı “biz kızla buluşuyosak, cebimizde paramız olur, ne o öyle sadaka verir gibi” demekti. anlar gibi oldu, yürümeye başladık. ne ondan bir ses çıkıyordu, ne de benden. kardeşiyle buluşacağı yere geldik, bana git dedi, bekleme. ben ise delikanlılığın kitabını, aynalı tahir gibi aynalı kahvede oralet içerken yazmadığım için bekledim.

kardeşini aradı tekrar, otobüs durağına gitmiş manitasıyla, “oraya gel” dedi. ben sevindim, en azından 3 dakika daha beraber olabilecektik. yürümeye devam ettik, bana bugün için teşekkür ettiğini söyledi. halbuki sadece yarım saat görüşebilmiştik, o an onu sıktığımı anlayıp üzüldüm. “işte oradalar” dedi, kardeşi 1.85 boyunda bildiğin yarma idi. hem kardeşine, hem manitasına selam verdikten sonra, onu yanağından yarım ağız öpüp, “görüşürüz” dedim. sanki biraz daha uzun öpsem kardeşi, “sen kimin ablasını uzata uzata öpüyosun, piç” diyecek gibiydi. tırstım, e doğruyu söylemek lazım, yarma gibi çocuk. ne olur ne olmaz.

biraz uzaklaştım, arkama baktım. aralarında konuşup, gülüşüyorlardı. belki de benim ayılıklarımı anlatıp, eğlendiriyordu onları. halbuki hep aşk filmlerindeki gibi, hislerim ona gitsin, o da baksın istedim. olmadı. başım öne eğik yürüdüm. adamın birine çarptım, sanki o çarpmış gibi “özür dilerim” dedi. “önüne baksana hıyar, hasta etme adamı akşam akşam” dedim, adam tırstı.

hava kararmıştı. ışıklar orospu gibi yanıp sönüp, sanki arabalara iş atıyorlardı. ben başı öne eğik, ben yürüyordum. sonra arabalar korna çalarak, ışıklara yanıt verdiler. ben başı öne eğik, ben yürüyordum…

bu yazıyı çiğdem’e ithaf ediyorum - b.