automatisch

can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.

January 7, 2009 5:40 pm

kokulu ada

gece henüz yeni çökmüştü sokaklara, ali bey’in adasına giden otobüs durakta durmuş, yolcu indiriyordu. ben hem etrafı keşfetmeye çalışıyor, hem de ayakta durduğu için endişeleniyordum. oturacak yer yoktu, acaba yorulmuş muydu? kapı kapanmadan beş saniye önce, yaşlı bir karı koca kapının önünden yürüyüp geçmişti. o da benimle aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, yüzüme bakıp gülümsedi. kırkbeş yıl sonra biz de böyle olabiliriz diyecektim, diyemedim. sanırım anı bozmak istemiyordum.

aslında yüzüne baktığımda, o da bakınca garip bi mutluluk yaşıyorduk. aşk böyle birşeydi galiba, çok emin değilim. zaten bir tanımı olmayan birşey hakkında, net yorumlar yapmak istemem. ama o ‘an’lar güzeldi, tek bildiğim bu. eğer aşk iki insanın, birbiriyle gözgöze gelip, hem de beraberken, utanıp gözlerini başka taraflara kaçırmasıysa, o zaman bu aşktı. neyse aşk, maşk çok problem değil. mutluydum, eminim ki o da mutluydu. bu da yeterliydi. aksi takdirde herşeyi sorgulayıp, yorumda bulunmak ya da ne bileyim devamlı kendini başkalarına tasdik ettirmeye çalışmak, hissettiğine ad koyamamak yapılabilecek şeylerdi. ama yapmamak bazı durumları daha da güzelleştiriyordu. en azından benim için öyleydi.

kırkbeş yıl sonrasından ürkmüştüm aslında, yani henüz yeni ekilmiş bir meşe palamudunun, 10 metre boyunda olacağına karar vermek, kesinlikle büyüyecek demek biraz garipti. bu ağaca asla bir araba çarpmayacak, bu ağacı fırtına koparmayacak gibi sözleri söylemesi kolaydı ama uygulaması zordu. ama yapılamaz mıydı, bu topraklarda hiç ağaç yükselmiyor muydu? elbetteki yükseliyordu, kocaman olup insanlara gölge, sarhoşlara işeyecek başka bir alan yaratıyordu. uğraşmak gerekiyordu sadece. metaforik olarak bahsettiğim ağaç, ilişkimizse bundan onbeş sene sonra bir sarhoşun gelip, bacağıma işemesi çokta problem değildi galiba. yani sarhoş sonuçta, çok gülerdim herhalde. on beş sene içinde yaşanmışlara yeni bir ek, anlatılacak komik bir anı olurdu.

seneler, aylar, saniyeler, saliseler önemsizdi sanki. ‘an’lar önemliydi, o da belli değil ya neyse. belki de sırf bu yüzden geçen çok az günü, upuzun yaşanmış bir yıl gibi hissediyordum. dolu dolu.

otobüs, pek saygı değer ali bey abinin adasına ulaşmış. ufak ufak turlamalarımız başlamıştı. bu adaya eskiler ‘kokulu ada’ diyorlarmış, artık neyin kokusuysa. deniz kokusu mu, balık kokusu mu, yoksa rakı kokusu mu? bunları düşündüm bir süre. sonra ‘yarin kokusu’ olduğuna inandım kendimce. belki de onun kokusunu duyup, çekik gözlerimi hafiften büyütüp, inceden süzüyordum.

saçlarıyla bir problemi vardı, işin aslı, saçları da kendi gibiydi. o özenle ayırıyor ama bir taraftaki saç teli, diğer tarafta geçebilmek için, kendini havalara savuruyor. sonra tekrar onun eliyle, eski yerine dönüyordu.o da kendini bana bırakıyor, uzaklara açılıyor, denizleri dağları tepeleri aşıyorduk. sonra kendini sorgulayıp tekrar kıyıya dönüyordu. git-gel gibiydi. bir an benimdi, bir an değil. deniz yıldızları gibi denizine kavuşuyor, sonra kıyıya dönüp, birinin onu denize tekrar atmasını bekliyordu.

‘kokulu ada’. bu adı sevmiştim. düşmemek için birbirlerine sarılmış gibi duran evlerin arasından geçip, ufacık bir sokağa girmiştik. bir evin bahçesinde udi, tamburi, kanuni gibi sıfatlara sahip abiler toplanmış. gecenin kara rengini bozan, kızıl saçlı ev sahibesi, bizi kapıdan zevk sofrasına çağırıyordu. boştaki arka masalardan birine iliştik. karşılıklı oturmaya yeltendiğimizde, ev sahibesi ‘yakın olun birbirinize’ diyerek, yanyana oturttu. kadın ruhumu okuyordu sanki, bilen bir havası vardı zaten. nasıl bir hayat yaşadı acaba diye düşündüm. çok sevilmişti belki, çok arzulanmıştı. belki de ‘kokulu ada’dan uzaklara bakıp, mecburen ayrıldığı o genç öğretmeni sevmeye devam ediyordu. çok acı çekiyordu belki de, ondan her akşam rakı sofrasını kuruyor, eskiyi anıyordu. yüzündeki çizgiler artsa da, hala o günde yaşıyordu. kimbilir. biz neler yaşayacaktık, hayat bize ne getirecek bilinmezdi. hala da bilemiyoruz. bilmekte istemezdim herhalde, süprizi kaçmasın hiçbirşeyin.

rakıya yardımcı olacak, yeteri kadar meze masada bulunuyordu. hatta mütevazıyı aşan bir masaydı. rakı bardağı bir doluyor, bir boşalıyor idi. şarkılar ise bazen ruhu rahatlatıyor, bazen de zorluyordu. müzzeyyen abla’nın sesini duymak istiyordu gönül ama elimizde beş tane kart sesli abi vardı. yine de ortamın sıcaklığı, ev sahibesinin güzel bakışları, ortamı büyülü bir hale getiriyordu. ‘ne olursun güzelim sevsen beni / yar deyince sinene sarsan beni / bir gün öldüreceksin en sonunda sen beni’. bu sözler yankılanırken, o her zamanki sakinliğinde rakısını yudumluyordu. bense kafamda iyice berraklaşan duygularımı dışa vurup, vurmamanın kararını vermeye çalışıyordum. beyne ve kalbe aynı saniyede şimşeği çaktırıp, ‘öldürecekse de bugün öldürsün’ dedim. dudağım yavaşça dudaklarına değdi, işte ‘an’ bu andı. hep anlardan bahsediyorum. hepsinin güzelliğinden, eşsizliğinden bahsediyorum. ama benim için onunla olan en özel anlarımdan biri buydu. belki de en değerlisi. çünkü o an, dışardakilere çok kısa gelse de. benim gözümde çok uzundu. üç defa dünyanın etrafında yürümüş, kuzey kutbundaki bilimadamlarına selam bile çakmıştım. ama bitmemişti, bitememişti. üzerinden neredeyse ay geçmesine rağmen, hala o anı düşünüp, dünyanın etrafında üç kez daha yürüyorum.

bardaklar boşaldıkça, kafalar dönmeye, diller peltekleşmeye başlamıştı. ev sahibesine gece için teşekkür ettikten sonra, ‘bana mukayet ol’ dedim ona. artık onun olduğumu hissediyor, onun kollarında ölebileceğimi hissediyordum. ‘ölebilirim’ dediğim her an, fırçayı yesem de, yine de böylesine rahat hissetmek çok özel bir duyguydu. ali bey’e ve onun ‘kokulu ada’sına sessizce selam edip geriye dönerken, aklımda yine müzeyyen abla’nın sesiyle renklendirdiği, bayati makamındaki o şarkı geldi. o’nun kollarında, zar zor yürürken, mırıldanıyordum…

‘bakışından süzülen / işvene kurban olayım / lütfuna ermek için / söyle perişan olayım’