automatisch

can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.

January 7, 2009 6:03 pm

orta dünya’da bir bahó

Uyandım, uyanmaz olaydım. Yattığım oda ile kalktığım oda arasında bir fark vardı. Bir handı sanki burası. “Halime bak dertli çal” diyecekken hancıya, gereksiz olduğunu düşünüp sustum. 2008 yılının oldukça uzağındaydım şu anda. Rüya olmasını dileyip, kafamı yastığıma tekrar uzattım. Yastık bi garipti, sertti. Üstümdeki kıyafetler değişmişti. Senelerdir bir t-shirt ve bir boxer ile yatarken, şimdi üstümde durmadan kaşındıran garip bir giysi vardı. Kolumu sıktım, acıdı. “N’ooluyoruz amına koyim?” diye sordum, cevabı bilemiyordum halbuki.

Bir kaç saat sonra hava aydınlandı. En azından pencere bana öyle söylüyordu. Artık etrafı daha iyi kesebiliyordum. Büyükçe bir odada, yaklaşık altmış herif ile birlikte uyuyordum. Sanırım gerçekten de bir handı burası. Birileri uyanır gibi oldu, yalan uykuya geçtim hemen. Etrafta bir takım konuşmalar duyuyordum. Hepsi Türkçe idi, sörraunt sistem. “Hassiktir” dedim, “Neler oluyor?”. Konuşmalar Türkçe olsa da, geçen isimler bir garipti. Anlamlandıramıyordum bu durumu. Biri gelip beni dürttü, “Bahó uyan”. Gözlerimi açtım. Karşımda sakallı, Yüzüklerin Efendisi kaçkını bir herif vardı. “Sen de kimsin lan?” dedim. Herif bir an gülüp, “Ben Eomund dostum, hatırlamadın mı?” dedi. Nereye düştüğümü düşündüm, gerçi bedenim aynıydı ama mekan bir değişikti. Sanki başka bir zamandaydım. “Sene kaç?” dedim, “Eomund biraderim sen bilirsin”. “Otu fazla çektin dün akşam galiba” dedikten sonra, “3017” dedi. Al başına belayı. Bir kaç saattir uyanıktım ve bunun artık bir rüya olmadığını idarek edebiliyordum. Eomer’i görünce, boku yediğimi anladım. Orta Dünya’ya düşmüştüm. Nası olmuştu bu? Adım bile aynıydı neredeyse. “Hay sikeyim” dedim kendime. Fazla gerçekçi bir rüya olmalıydı. Beynin oynadığı bir gudiklik. Normal davranıp, hikayenin neye bağlanacağını görmeye karar verdim.

Topluca kahvaltı ediyorduk. Masa oldukça boktandı. Biraz ekmek, peynir ve yumurta vardı. “Olduğu kadar” dedim kendime. Salon oldukça büyüktü. Tavanı beş-altı metre yüksekliğindeydi. Samandan yapıldığını tahmin ettiğim yataklarımız bir kenarda dururken, biz de başka bir köşedeki masada kahvaltımızı ediyorduk. Bir anda çıkan sesle irkildim. Beyazlar içinde bir herif, kapıyı kırmış, atıyla salona girmişti. Herifi gördüğüm saniye, artık emindim. Bu herif Gandalf’tı. Ben de gayet Orta Dünya da idim. Eomer yerinden fırlayıp, “Amca hoşgeldin. Fakat atın salonun ortasına sıçıyor. Orada uyuyoruz lan biz!” diyerek sinire kesti. Gandalf, “Ey Theodwyn oğlu Eomer, siktir et şimdi at bokunu. Saruman denen götlalesi Rohan’a saldırıyor. Kral Theoden halkı Miğfer Dibine götürdü. Ama biz bir an evvel yetişmezsek, Saruman Theoden’i sikelanj!” dedi. Eomer, bunu duyunca ağlamaklı olup, bağırmaya başladı. “Rohirrim! Hazırlanın lan! Bu Saruman’ın; anamızı, bacımızı, kardeşimizi kesmesine göz yummayalım, davranın yiğitler!” Bu sözler salonda yankılanırken, herkes hazırlanmaya başlamıştı. Ben de yatağımın başına koşup, zırhımı giyiyordum. Kılıcıma baktım, başında iki adet atbaşı vardı. Bu sırada Gandalf yanıma gelip, “Ey Bahó Cundain, nasılsın yeğenim?” dedi. “Aleyküm selam amca, iyiyim siz nasılsınız?” dedikten sonra, elini öptüm. “Senin bu davamızda bizimle olmana çok sevindim. Onbin Uruk-Hai Miğfer Dibi’ne doğru gidiyor. Onları toprağın içine gömmeliyiz evladım”. Bu sözleri duyunca, ben de kendimi hikayeye uydurmaya çalıştım. “Hiç merak etme sen amca, iki güne kalmaz, hepsinin kellesini yerinden koparırız” dedim. Omzuma vurup, ikiledi.

Atlarımıza binip, deliler gibi koşturmaya başladık. Ata binmeyi biraz biliyordum. Yine de kontrolü tam sağladığımı söyleyemeyeceğim. Bazen atımla, grubun en başına doğru geçiyordum. Sonra yolu bilmediğimi farkedip, “brüüst” diyordum ata. Mevzunun kimsenin tarafından çakozlanmasını istemiyordum. Bu rüya çok zevkliydi çünkü. Gerçi bunca zamandan sonra, çok rüya olduğuna da ihtimal veremiyordum. Saniye saniye yaşıyordum her anı. Hep çok saygı gösterdiğim ve sevdiğim Rohirrim’den biri olmuştum.


At üzerinde yaklaşık iki günün ardından, Miğfer Dibine yaklaşmıştık. At üzerinde çok az uyuyarak, buralara kadar gelmiştim. Alt takımlara gelen zararı görünce, Orta Dünya’da delikanlı kalmanın zor olduğunu fark ettim. O yüzden bir sürü ibne vardı etrafta. Kocaman bir tepenin önüne gelmiştik. Eomer, “Etrafından dolaşalım, şu tepenin arkası hemen Miğfer Dibi” dediyse de, Gandalf bunu kabul etmemişti. “Evladım bak şu tepeden aşağı inelim, girişimizin karizma olsun” dedi. Gandalf deli çıkmıştı bildiğin. Film gözlerimin önüne geldi. Bir an korktum, aşağıda bir sürü Uruk-Hai bizi bekliyordu. Hikayeyi bilsem de, ya ölürsem diye korkuyordum.

Tepenin üzerine zar zor vardığımızda, en önde Gandalf vardı. “Hassiktir yakmışlar hep kaleyi, gitti güzelim kale” dedi. Sonra “Kral Theoden bir başına”. Eomer gene siniri kesmişti. “Abi bu kadar adamız, ne bir başınası” dedi. “Hiçte değil” diye de ekledi. “Rohirrim!” diye bağırınca, atları ileri sürmeye başladık. “Haydi arkadaşlar, bu piçlerin hepsini gömelim şuraya!!” dedi, Eomer. “Eru, Eru, Eru” sesleri arasında aşağıya doğru, hayvanlar gibi at sürüyorduk. Ben bi ara kendimi fazla kaptırıp, “Allah, Allah, Allah” diye naralar atınca, etrafımdakiler “Len Bahó, iyi misin?” dediler. “Lan oğlum susun, sikicem belanızı baksana yepisyeni kaleyi yakıyorlar lan” diyip, Uruk-Hailere doğru yaldır yaldır ilerledim. Kılıcımı çıkardım. Eşşek ölüsü gibiydi. Ama kendimi güçlü hissediyordum.  “Nasolsa rüya, bir bok olmaz bana” diye düşünüyordum.  Tam bu sırada kaleden çıkan Theoden, Aragorn ve Legolas’ı gördüm. Önüme gelenin kafasını koparmaya başladım. Diğer Rohan askerleri, düşmanın kokusundan rahatsız olsalar da, benim için çok problem değildi. Bildiğin Ümraniye - Mecidiyeköy otobüslerinin içi gibi kokuyordu, bu herifler. Tolkien’in Türkler’i neden Ork / Uruk-Hai yaptığını o saniyede anladım.

İki saat süren savaştan sonra, etrafta bir tane bile canlı Uruk-Hai kalmamıştı. Kaç kişiyi öldürdüğümü saymıştım. 68 Uruk-Hai’yi cehennemin dibine yollamıştım. Diğer Rohanlılar benden daha önce görmedikleri bir cesurlukta savaşmama şaşırırken, Gandalf “Bu çocuğu ben keşfettim” tavırlarıyla ortalıkta dolaşmaktaydı. Bir anda Rohirrim içinde öne çıkmıştım. Yüzüm gözüm, siyah kanlar içerisindeydi. Çocukları örgütleyip, tezahürat yaptırmaya başladım. “Lay lay”larla vakit geçtikten sonra, Palantir’e elime koyup, “Ekinler dize kadar / Sauron gel kadar bize kadar / Sana birşey göstericem / Kasıktan dize kadar / Al bunu alamaz mısın / Sen ne biçim delikanlısın?” sözlerinden oluşan müstesna tribün bestesini söylemeye başladım. Diğer Rohanlılar etrafımda alkış tutuyordu. Sauron’un sesi kafamda yankılanmaya başladı. “Yüzük! Yüzüğümü bana geri verin lan” diyordu. “Lan! Delikanlı adamsın. Bir yüzük için bu kadar ağlanmaz” dedim. Sauron, “Yengen gördü oğlum. Kafamın etini yiyor, başkası var diye. Sikti belamı” dediğinde, ona hak verir gibi oldum. Gandalf gelip, Palantir’in üstüne bir bez attı. “Oğlum, evladım, oynamayın şunla. Sinirlendirmeyin lan adamı” diyip, bizi fırçaladı. Özellikle de beni.

Elrond, Miğfer Dibine beş yüz kadar Elf’i yollamış. Onlardan sağ kalanların arasında gezinirken, tanıdık bir sima gördüm. “Çiğdem! Çiğdem!” diye yanına koşturdum. Beni tanımadı. “İsmimi nereden biliyorsun? Hem benim adım Çiğdem değil. Çîldem Laethel!” dediğinde, onun da rüyanın bir parçası olduğunu anladım. “Sizi rüyamda gördüm. isminizi oradan oradan biliyorum. Bağışlayın” dedim. O da beni rüyasında gördüğünü ama ismimi bilmediğini söyledi, “Bahó Cundain kulunuz” dedim. Beş yüz kadar Elf’ten sadece üç kişi kalmıştı. Onlara etrafta oldukça fazla sayıda Sauron casusu olduğu, Ayrık Vadi’ye dönmelerinin oldukça tehlikeli olduğu yalanını sıkıp, Rohan da misafir etmeye ikna ettim.



Günler geçtikçe, Çîldem’i daha yakından tanımaya başladım. Ve aslında gerçek hayatımda tanıdığım Çiğdem’den hiçbir farkı olmadığını farkettim. Onunla çok güzel zaman geçiriyorduk, yemyeşil gözleriyle bana baktığında içim bir garip oluyordu. Gerçi diğer iki elf bana pis pis bakışlar atıyorlardı. Anladım ki içlerinden biri bu kıza kesik. Ama umrumda bile değildi. O da benden hoşlanıyor gibiydi. Gerçek dünyama ait herşeyi unutmuş gibiydim. Herşey oldukça güzeldi. Rohan’ın yeşilliklerinde gezerken, etrafımızda cüceler geziyordu. Gerçi onlara bir defa “lan ufaklıklar gelin buraya” diyip, dalga geçtiğimde “Abi biz cüce değiliz, hobbitiz” demişlerdi. Hikayeyinin tümünü bilsem de, yaşayınca farklı olduğunu anlamıştım.

Ölenleri anmak için düzenlenen gecede, herkes oldukça neşeli olmaya çalışıyordu. Bir kenarda Gandalf ve Aragorn’u konuşurken görmüştüm. Ama gidip “Abi Frodo çok yanlış yolda” demedim, durumumdan memnumdum. Şimdi gidip başıma bir çorap örmek istemedim. Hem zaten Eowyn’i daha çok sevmiştim ben. Çok delikanlı bir kızdı, Arwen gibi çakma değildi. Ülkesi için herkesin kafasını kesebilirdi. O yüzden ona, Aragorn ile daha fazla zaman geçirtmeyi uygun buldum.

İçtiğim garip içkiden etkilenmiş, kafam bir güzel olmuştu. Çîldem de benden farksız değildi. Başını omzuma koymuş, Ayrık vadi’den bahsediyordu. Arwen’in ne kadar boktan bir insan olduğunu da, onun anlattıklarından çıkarmıştım. Elini tuttum, o da sıkıca benim elimi tuttu. O uyumadan önce, beraberce ayı izledik. Herşey oldukça güzeldi.

Gondor’un işaret kuleleri yandığında, büyük savaşın geldiğini anlamıştım. Eomer, “Rohirrim toplanın!” diye bağırıyordu. Rohan’ın bütün çanları çalıyor, bizi savaşa çağırıyordu. Çîldem’e “Senden benimle gelmeni isteyemem ama ben gitmeliyim. Sevdiklerim, kardeşlerim, bütün Dünya için savaşmalıyım. En çokta senin için” dediğimde, kılıcını çekip elime tutuşturdu.  “Bana yaptığın onca güzellikten sonra, beni yanında istemiyorsan, şu an bu kılıçla beni öldürmelisin” dedi. Kılıcı yere bırakıp, hazırlanmaya başladık. Diğer iki Elf çok istekli olmasalar da, bir kızın savaşa gidip, onların kalması durumunu hazmedemeyip, bize katıldılar.



Büyük Gün gelmişti. Her şey Gondor surlarının önünde belli olacaktı. Gondor’a yaklaşmadan önce verdiğimiz bir mola da Çîldem’in elinden tutup, koynumdaki kolyemi onun boynuna taktım. Ailemizden bana kalan bir kolye idi. “Eğer ben ölürsem, bu kolye sizde kalsın. Size beni hatırlatır” dedim. Ellerimi tuttuğunda, elime bir kolye bıraktığını fark ettim. “Benim kolyem de siz de kalsın, beni unutmayacağınızı biliyorum ama ben ölürsem, benden bir şey sizde kalmış olur” dedi.

Gondor surları önüne geldiğimizde, Altı bin Rohanlı’ya komutanlık eden Theoden öne çıkmıştı. “Kalkan parçalanacak, zırh patlayacak. Savaş günü. Kan günü. Ölüme!” diye bağırdı. Herkes “Ölüm! Ölüm!” diye bağırıyordu. Rohan boruları çalarken, atlarımızı sürmeye başladık. Ben, Eomer’in süvarilerinden biri olduğumdan sağ kanatta ilerliyordum. Çîldem ve diğer iki elfte benim yanımdaydı. Tribüncülükten gelen iç güdüyle,  tüm Rohanlılara “Ölmeye ölmeye ölmeye geldik / Orkları burada sikmeye geldik” tezahüratıyla tüm Rohirrim saflarını inlettiriyordum.

Bir yandan düşmanla savaşırken, bir yandan da Çîldem’i kolaçan ediyordum. Kılıcım iniyor, kalkıyor ve düşmana saplanıyordu. Öldürdüğüm ork’un haddi hesabı yoktu. Sayabildiğim kadarıyla iki yüz’ün üstündeydi. Biz kazanıyor gibiydik. Fakat nehir tarafından gelen davul sesleri her şeyi değiştirmişti. Tam on iki tane apartman büyüklüğünde fil bize doğru geliyordu. Rohirrim tekrar ileri atılmıştı. Fillerle kıyasıya çarpışırken artık Çîldem’i göremiyordum, onu kaybetmiştim. Düşen bir fil yüzünden ben de atımdan düştüm ve filin üstündeki tüm adamları kılıçtan geçirdim. Koşarak savaşmak oldukça yorucuydu. Bir ara köşeye sıkıştığımı fark ettiğimde, duvardan atlayarak Gondor Limanına girmiştim. Bu tam bir şanssızlıktı, karşımda yüzlerce Ork bana bakıyordu. Bir yandan da limana, korsan gemileri yaklaşıyordu. “Lan tam burada Aragorn’un gelmesi gerekiyor, umarım başarmıştı gerizekalı” diye içimden geçirdim. Tam bu sıradan gemiden Aragorn, Gimli ve Legolas inmişti. “Tam zamanında” dedim kendime. “Hepsini bana mı bıraktınız yoksa?” dedim Aragorn’a. O bana dönerek, “Bahócuğum seni böyle bir zahmete sokmak istemem. O yüzden yardımına geldik”. Orklara karşı kılıçlarımı çekip, koşmaya başladık. Orklar başta bizden korkmamıştı ama arkamızdan gelen hayaletleri görünce, ödleri boklarına karıştı.

Meydanda kalan filleri ve orkları temizlerken, Gimli ve Legolas’a “Oğlum siz dana gibi yatarken, ben iki yüzden fazla ork ve üç tane de fil temizledim”  dedim. “Kralsın” dediler, yapacak bir şeyleri yoktu.  Gondor’un önü bal dök yala olmuştu. Fakat ben savaşı kazanmanın verdiği rahatlığı yaşayamıyordum, Çîldem’i bulamamıştım. “Bahó” sesini duyduğumda bir an irkildim. Bir Nazgul’un altında saçlarını görünce, mevzuyu anlayıp, direkt yanına gittim. Nazgul’u öldürmüştü ama kendisi de yaralanmıştı. Başını kucağıma yatırdım. “Galiba ölüyorum” dediğinde ona kızdım. “Senin ölmene izin vermeyeceğim, seni iyileştireceğim” dedikten sonra onu öpmeye başladım. Dudakları o kadar yumuşaktı ki. Tam bu sırada arkamdan bir el omzumu tuttu, beni ayağa kaldırıp, “Sen kimin ablasını ağzından öpüyosun lan piç?” dedi. Meğerse hayatta kalan iki elften biri, Çîldem’in kardeşiymiş. “Hay sikicem, bir romantik an yaşatmadın. Ben bi sürü ork öldürürken sen de ablana sahip çıksaydın lan” diyip azarladım. Araya Rohanlılar girip, bizi ayırdı.

Onu iyileştirdikten sonra Çîldem, “Ne ayrıklı isterim, ne rohanlı, goblin isterim ben goblin” dediğinde, “Öf. Gerçeği Finli istiyordu, bu da Goblin” diye sayıkladım. “Ne oldu kuzucum?” dedi, “Yok bir şey, öyle kendi kendime” dedim. Elini tutup, ona iyi olacağını söyledim. Kendi yaralarıma bakmıyordum bile. Bu büyük savaştan, sağ çıktığıma inanamıyor. “Ben de hakkaten Rohanlıymışım” diye kendimle gurur duyuyordum.


Sarsılarak uyandığımda gerçek odamdaydım. Yemyeşil kocaman bir çift göz, gözlerimin içine bakıyordu. “Kötü bir rüya gördün galiba” dedi. “Yok hayır, oldukça güzeldi. Sadece biraz fazla fantastik. Yine de içinde sen vardın” dedim. “Benden kurtuluşun yok” diyerek, gülümsedi. Elimle yanağını okşadıktan sonra, yanağından öpüp, ona sarıldım. Biz tekrar uykuya dalarken, martılar gökyüzünde uçuşuyor, ay tüm beyazlığıyla parlıyordu…