automatisch

can sıkıntısından mütevellit. bir takım ıvır zıvır.

January 14, 2009 11:44 pm

isminibilemedimbunun.doc

“Dur” demeye çalışacaktım kendime, diyemeyecektim. “Kal” desem de kalamayacaktım, bunu da bilecektim. Kalkacaktım, şu giden vapura binecektim. Eminönü’nde inecek, güvercinlere yem atıp eyvallah’ı çekerken, duraksamadan Galata’ya akacaktım. Kerhanenin köşesindeki dönerci abiden bir yetmiş beşlik alacak ve dönere inceden yamulurken, gözlerimle kestiğim karşı taraf, ben de kaşıntı yapacaktı. Bir şey yapmam gerektiğini düşünecek, ayağa kalkacaktım. Sahile düzensizce atılmış kayalıklarda, gömleklerinin bağrını iyice açmış yeni yetmeler, yanlarına manitalarını almış, yeni tanıştıkları biranın kafalarını döndürmesine karşı koymaya çalışırken, ilk ağızdan ağza nakliyat denemelerini yapacaklardı. Yiyişme sahasının kaşarlanmış veletleri, yeni yetmelere dandik sakızlarını kakalamaya çalışacaklar, bu da yetmezmiş gibi, bacak kılları uzun entarilerinden dışarı taşan toz pembe ablalar, gençlere sakız olup, ellerinde yaprakları yarrak olmuş gülleri satmaya çalışacaklardı. Yeni yetmelerin kızları durumdan rahatsız olup kalkmak isteyecekler ve evlenecekleri güne kadar, altlarında pantolonlar, üstleri çıplak bir şekilde orgazm olmaya çalışacaklardı. Toz pembe ablalar ise, çatısı akan evlerinde, sardıkları tek kağıtlıları tüttürürken, Marmara şarabıyla birlikte Deli Selim’in “Gogocular” şarkısına takılıp, iki saate matiz olacaklardı. Ve ben bunları görüp, tepenin üstünde hayaller kurarken, hayallerimi bitiren bir ‘esenti’ gelip, yüzümü hafif yalayıp geçecekti.

Burnumdan çıkan sigara dumanı yan masadaki al yanaklıya ulaşacak ve gözleriyle beni süzerken, “Ne yapıyor bu?” diye düşündürecekti. İçimden “Adınız?” diye soracak, cevap vermesine fırsat vermeden, “Düşük belli taşlama kotunuzu giyip, üç kat penyenizi ona doğru sokuşturduğunuza göre, isminiz Mahide olmalı” diyecektim. Bununla da yetinmeyip, “Ama bilirim ki, etrafta kendinizi Melisa olarak tanıtıyorsunuzdur, Mahide hanım” diyecektim. Kafamı diğer tarafa çevirip, kalktığım masaya bakarken, al yanaklı teninin beyazından bahsedecekti. Onu dinlemeyecek, semtinde onu seven delikanlıyı düşünecektim. O, perişan halinin seyredilmesini dilerken, ben omzuna dokunup, “Siktir et biraderim!” diyecektim.

Masada karşıma boş boş bakarken, hava soğuyacaktı. İnce bellinin sıcaklığıyla avunacaktım. Bir şey söylemek istesem de, söyleyecek bir şey kalmadığını anlayacaktım. Garson yavşak bir eda ile masaya gelip, “Bir tane daha içer miyiz canım abim?” diyecekti. Eşli batak oynarken yaptığım gibi, karşımdaki gözlerini büyütüp bana bakarken, ben kafamı hafifçe sola eğecektim. “Gel kafana göre yavrcuğum” manasında bakacaktım. Koz dürteceği yerde, kupa kızına iş yaptırmaya çalışan ortağım bizi batıracak, garson ise bir ince bellinin yanına inatla tek şeker getirecekti. İkisi birden canımı sıkacaktı.

Yakamoza birkaç saat kalacaktı, lambaları henüz yanmamış olan büyük çınarın altındaki masadan bir kız, fırlarcasına kalkacak, “pinhani” aşklardan biri daha bitecekti. Eskiden kızın kulağına “beni al” diye fısıldayan çocuk, istifini hiç bozmayacaktı. Daha sonraları alkolle bağlantılı can sıkıntılarında kızı hatırlayacak, kendisini ifade edebildiği tek yer olan iletilerine, “unutuldular” yazacaktı. Olayı gören takı satıcıları, ampullerini duylara oturtmak için hazırlanırken, başlarına bela olan elli yaş üstü teyzeler gelip, “Şu kadarcık şeye, bu kadar para istenir mi?” diyeceklerdi. Satıcılar “Ablacım onun bize gelişi” diyerek cümlelerine giriş yapmak isteyecek ama belediye kurslarında hafta içi her gün gümüş ekspresi olarak gezinen teyzelere, meramlarını anlatamayacaklardı.

Daha fazla dayanamayacak, masaya bir beş lira atıp kalkacaktım. Arkama hiç bakmadan, adımlarımı sıklaştırıp, sanki bir yere yetişecekmişim gibi sokaklardan hızla geçecektim. Üstü kabartmalı sarı taşların üstünden yürürken, hızımı kesecek, her adım atışımda ayağıma masaj yapan bu takıntının tadını çıkara çıkara yürüyecektim. Masada karşımda oturan ise benim peşimden koşturacak, ben sarı taşların üstündeyken karşıma dikilecek ve “Nereye?” diye soracaktı. Susup, görmemezlikten gelecektim. Ama başımdan savamayacaktım onu, inatla karşıma geçecek ve sorusunu yineleyecekti. Dudağını büküp, bir köşeye oturacaktı. “Beni artık sevmiyorsun” diyecekti. İçim, “Mevzu seni sevmemek değil. Sadece sen yanımda olduğunda, seni dinlediğimde hep kaybediyorum” diyecekti. Dışım bir sigara yakacak, ayakta dururken, onun yaşlı gözlerine bakacaktım. Canım sıkılacak, artık durumun değişmesi gerektiğini düşünecektim. “Git buradan. Artık seni yanımda istemiyorum, anlıyor musun?” dediğimde, o gözyaşlarını silmeye çalışacaktı. “Ama ben senim. Bensiz olamazsın.” diyecek ama gözlerimdeki donukluğundan, o da durumu çakozlayacaktı. Son bir kez gözlerine bakıp, arkamı dönecektim. Sarı taşlara basa basa ilerleyecektim. Arkamda bıraktığım, içimdeki çocukluk ve heyecanım olacaktı. Yetişkin olmaya karar verecektim. İçimdeki hayaletleri arkamda bıraktığım gibi, onu da arkamda bırakacaktım.

Sancak direkli barın önüne gelecektim, o sokağın başından bana bakıyor olacaktı. “Siktir git lan!” diyerek, onu kovalayacaktım. Barın içindeki sandala baka baka, üçüncü kata çıkacaktım. Kızı otururken bulacak, yavaşça yanına ilişecektim. Kız, “O taraftan soğuk gelmiyor mu? Ben çok üşüdüm” diyecekti. T-shirt’üme bakacak, eliyle sallayıp, “gene bunu mu giydin” bakışını atacaktı. İçim, “Bacım, ben içimdeki çocuğu terk ettim. Savaşlardan yoruldum. Artık ne istediğimi bilmez halde bir boşluktayım. Soğuk gelse ne fark eder?” dese de, onun çocuksu neşesi karşısında susmayı tercih edecek ve yüzümde tebessüm oluşturmaya çalışacaktım. O masalların güzelliğinden bahsederken, ben kendimi “Pitır Pen” olarak hayal edemeyecektim. Benden olsa olsa, “Yamık Pitır” olur diye düşünecektim. Ne zaman mutlu olup uçmaya çalıştığımda, “yamık” olduğumdan ötürü düştüğümü düşünecek ve bunun için terk ettiğim o çocuğu suçlayacaktım. O gözlerini bana dikip, klasik hareketi olan “Hı hı” der gibi bakıp, “‘I do believe in fairies’ demelisin” diyecekti sanki. Ama Olmayan Ülke’ye içinde çocuğu bırakıp, yetişkin olmayı seçmiş bir adam gidemeyecekti. Gidemezdi de. Omzunu başıma koyacaktı. Beni anladığını düşünecek ve bundan dolayı sevinecektim. Cebimdeki not defterini çıkaracak ve buna “kitap” diyecektim. Ona “Ben tüm çocukluğumu bu kitapta bıraktım” diyerek, kitabı önüne bırakacaktım.

O buna üzülecek, kitabı alıp incelerken ve okuyacağını söyleyecekti. Ben artık bazı şeylerden kurtulduğumu düşünecektim. Bana sarılıp, beni teselli etmeye çalışacaktı. Uzun süre ses çıkaramayacaktık. Bir ara ellerimle saçlarını okşayacaktım, güzel gözlerini dikip bana bakacaktı. İçim, “Sana çocukluğunu hatırlatacak tek şey, bu iki güzel göz” diyecek, ben bunu duymamazlıktan gelecektim. O bana heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatacak, ben tebessüm etmeye çalışarak, gözlerine bakacaktım. Ağzımdan bir takım sözler çıkartmak isteyecek ama hangisini söyleyeceğim konusunda, uzun uzun düşünecektim. Ben düşünürken, o benim yanağımdan bir defa öpecekti. Ben gözlerine bakmaya devam ederken, bir gariplik olduğunu sezecek, “Şimdi sana asılanları daha iyi anlıyorum. Gözlerin haddinden fazla güzel” kelimeleri ağzımdan kaçacaktı. O bir an şaşıracak, sonra duyduğuna sevinecekti. Gözlerini kapatıp, dudakları dudaklarıma değecekti. Ben bir an için masaya oturan birini görür gibi olsam da, gözlerim daha fazla devam edemeyecek, onlar da kendilerini karanlığa teslim edecekti.

İçimde terk ettiğimi sandığım bazı şeyler, kapı aralığında “Aa bak şu çok acaipmiş” diyerek, beni kandıracaklardı. Gözlerimi açtığımda, kapıdan sızan eski dostlarla tekrar karşılaşacaktım. Kız, “Güzel şeyler söylediğinde, güzel şeyler oluyormuş demek ki” diyecek, ben olanları idrak etmeye çalışacaktım. Sonra bundan vazgeçip, çocukluğumda yaptığım gibi utangaç bir şekilde ona bakacaktım. Ve yine utangaçlıktan ötürü hiçbir şey söyleyemeyecek, sadece gülümseyecektim. Kafamı sola çevirecek, şimdiki halimle alakası olmayan incecik çocukluğumu görecektim. Karşımdaki sandalyeye oturmuş, tek ayağını sallarken, bana gülümseyip, göz kırpacaktı. Tam bu anda kızın kafasından, bir peri kalkacak, çocuğun üstünde dolaşacaktı. İkisi birbirlerine gülümseyecekler ve açık olan pencereden uzaklara doğru uçmaya başlayacaklardı.

Kızla dışarı çıkıp, kadife bir sokakta yürüyecektik. Utangaçlığımı biraz üstümden atmaya çalışacak, elini tutacaktım. Kız, “Yetişkinliği seçmek senin tercihin ama masallar hala güzel, çocukluğun hep senle kalsın” der gibi bakacaktı. Ben yaptığım aptallığı düşünecek, kıza bakıp “I do. I do” diyecektim. Kız ne dediğimi anlayamayacaktı. Bunun için onu suçlayamayacaktım. Kadife sokaktan çıkarken, bir an için durup, kıza bakacaktım. Ufak bir çocuk ile bir peri gökte dört dönecek, belki de hiç bulunamayacak kadar saf olan bir yere doğru uçacaklardı…